Sayfalar

21 Mart 2014 Cuma

Bourjois Rouge Edition 02/ 03/ 14/ 17

Merhabalar..

Bourjois, malesef, benim biraz geç keşfettiğim ve ürünlerini kullanmaya başladıktan kısa bir süre sonra ülkemizden çıkacağı haberini alıp, çok üzüldüğüm bir marka oldu. Şimdiye kadar kullanıp, memnun kalmadığım ürünü yok diyebilirim. Bugünkü yazımda ise, uzun süredir kullandığım, Bourjois Rouge Edition serisi rujlarından elimde bulunan renkleri sizinle paylaşmak istedim.

İlk olarak ürünlerin ambalajlarından bahsedecek olursak, bence gayet şık bir ambalaja sahipler. Aynı zamanda alt kısımlardaki rengin, rujun rengiyle aynı olması da hoş bir ayrıntı. Ambalajı gayet sağlam. Fakat bir süre sonra ambalajın üzerindeki yazılar çıkabiliyor.



Ürünün sürümü çok kolay. Yumuşak yapısı nedeniyle dudağa kolayca uygulanan, sür çık şeklinde tabir edilen rujlardan olduğunu söyleyebilirim.
Özellikle kış aylarında dudaklarım çok kuruduğu için nemlendirme özelliği olan rujları daha çok tercih ediyorum. Bu ürünün de, nemlendirmesi güzel. Ekstradan bir lip balm kullanma ihtiyacı hissetmiyorum. 
Pigmentasyonu çok iyi. Rengini dudaklara, tek katta, rahatlıkla veriyor. Parlak bir bitişi var ki, bu, mat rujları sevenler için sıkıntı yaratabilir.
Ürün özellikle de açık renklerde dudak çizgilerinde birikme yapabiliyor. Dudaklarınızın pürüzsüz görünmesini istiyorsanız, uygulama öncesi, peeling yapmanızda fayda var.
Kalıcılığı orta seviyede diyebilirim. Bir şey yeyip, içmediğiniz sürece 3-4 saat kadar dudaklarınızda kalıyor.

Swatchları ve dudakta duruşları şu şekilde;

    
* Resimlerin üzerine tıklayarak, büyütebilirsiniz.

Bourjois yazının başında da belirttiğim gibi malesef ülkemizden çekildi. Ancak yine de ulaşma imkanınız olursa, bu rujlara bir şans vermenizde fayda var. Ülkemizdeki fiyatı 35-36 TL civarındaydı diye hatırlıyorum.

Sevgiler!

19 Mart 2014 Çarşamba

Silky Foot Ayak Maskesi

Merhabalar..

Silky Foot son zamanlarda adını sık sık duyduğum bir marka. Hem etkisi, hem de olumlu kullanıcı yorumları ilgimi çekti ve Aralık ayında alıp kullandım. Şimdi sıra geldi maske hakkındaki düşüncelerimi sizinle paylaşmaya :)

Silky Foot Ayak Maskesi

Bu maske nedir, ne işe yarar derseniz, içeriğinde bulunan doğal bitkisel özlerle ayaktaki ölü derileri soyarak, pürüzsüz ayaklara kavuşmanızı vaadediyor. 

Silky Foot Ayak Maskesi
* Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.

Paketin içinde, tek kullanımlık, çorap şeklinde iki adet maske var. Maskelerin her birinde 25ml. lik bir sıvı bulunuyor. 

Silky Foot Ayak Maskesi

Bu çorap şeklindeki maskeleri önceden yıkayıp, temizlediğiniz ayağınıza giyiyorsunuz. Ayaklarınızda krem vs olmamalı. Eğer ayaklarınızın üst derisi hassassa, yanmasını engellemek için o kısma vazelin sürülmesi öneriliyor. Maskenin daha iyi etki etmesi için üzerine bir çorap giyerek maskelerin ayağınıza daha iyi oturmasını sağlayabilirsiniz. Maskeler ayağınızdayken ayağa kalkmamanız gerekiyor. Yani 45-60dk boyunca ayaklarınızı uzatıp, maskenin yeterince emilmesini bekliyorsunuz. Bu sürenin sonunda, maskeyi çıkarıp, sabun vs kullanmadan ayaklarınızı sadece suyla yıkıyorsunuz.

Silky Foot Ayak Maskesi
  
Yukarıda anlattığım şekilde maskeyi ayaklarıma uyguladım. Uygulama sırasında sadece çok hafif bir karıncalanma hissettim. Ciddi bir sorun yaşamadım. İlk bir kaç gün ayaklarımın derisi buruşmuş gibi tuhaf bir şekle döndü. Maskeyi uyguladıktan tam 1 hafta sonra, baş parmağımın alt kısmından soyulma başladı. Her ne kadar resimlerde kalıp gibi soyulmuş olduğunu görsem de, bu kadar etkisi var mı diye düşünmeye engel olamıyordum ama gerçekten kalıp halinde soyulmaya başladı. Deri soyulurken, koparmamak gerektiği için, küçük bir makasla her duş sonrası kesmek durumunda kaldım. Özellikle ilk 1 ay kabus gibiydi. Kesinlikle kışın, ayaklarınızı kimsenin görmediği zamanlarda kullanmalısınız. Açık ayakkabılar giydiğimiz yaz aylarında çok kötü bir görüntü yaratacaktır.

Ayaklarımın tamamen soyulması 2,5 ayı buldu. Benim özellikle de topuklarımda, sertleşmiş, çatlamış bölgeler var. Ben onları da yumuşacık yapacağı beklentisiyle aldığım için biraz hayal kırıklığına uğradım açıkçası. Evet biraz yumuşattı ama öyle bebek derisi gibi de olmadı. Yine de ayaklarıyla ilgili ciddi sıkıntılar yaşamayanlar için en azından yılda 1 kere kullanılabilecek güzel bir ürün olduğunu düşünüyorum. Topuğum dışındaki diğer bölgelerde ayaklarım gerçekten yumuşacık oldu. Etkisini sevdim.Bundan sonra da yılda en az 1 kere alıp, kullanacağım ürünlerden biri olacak. 

Ürünü Lila Kutu'dan 59 TL'ye alabilirsiniz.

Sevgiler!

18 Mart 2014 Salı

İstanbul Günleri :)

Merhabalar..

Geziler, ailevi sıkıntılar, ülkemizde yaşanan kötü olaylar derken oldukça uzun bir süre blogum boş kaldı. Yazmayı, deneyimlediğim ürünleri, yaşadıklarımı sizinle paylaşmayı çok özledim. Bunca zaman ayrı kaldıktan sonra ilk olarak, oldukça gecikmiş ama benim için son derece keyifli bir yazı olan İstanbul gezimle başlamak istedim :)

Bundan yaklaşık 10 sene öncesine kadar dayımlar İstanbul'da yaşadığı için İstanbul'a sık sık gidip, geliyordum. Onlar başka bir şehire taşındıktan sonra da bir daha gitmedim. Sevda ablayla elbette bloglarımız vasıtasıyla tanışmıştık ve uzun süredir konuşuyorduk. Hem onunla, hem de İstanbul'da yaşayan diğer blogger arkadaşlarımla tanışmak istemem, İstanbul gezimin temelini oluşturdu diyebilirim :)

İstanbul'a tek başıma gitmedim. Arkadaşım Merve de benimle birlikteydi. Merve'yla ilkokuldan beri arkadaşız ve hayatlarımız ne kadar ayrı yönlere gitmiş olursa olsun irtibatımızı hiç bir zaman kaybetmedik. Benim için arkadaştan öte kardeş gibi. Ben İstanbul'a gündüz gidecektim, O çalıştığı için akşam saatlerinde ancak İstanbul'da olabilecekti.


Hava alanına indikten sonra, oradaki otobüslerle otelimin bulunduğu Kadıköy'e rahatlıkla ulaştım ancak otelin yeri çok kolay olmasına rağmen İstanbul'u bilmediğim için oteli bulmakta biraz zorlandım. Gittiğimde yağmur yağıyordu. Oteli birine sordum ve bana gösterdiği yokuşun sonuna kadar yağmurun altında kocaman bir valizle yürüdüm. Söylediği yere gittiğimde otel falan yoktu tabiki. Umarım arkamdan bakarken eğlenmiştir arkadaş diye söylene söylene gittiğim yolu geri döndüm ve en nihayetinde sora sora bir şekilde otele ulaştım. Kaldığım otelin adı, İskele Boutique Hotel. Hem yeri çok merkezi, hem çalışanları gerçekten çok güler yüzlü ve samimiydi. Bir kere daha gitsem hiç düşünmeden aynı oteli tercih ederim. Odamızın biraz küçük olması dışında, her şeyden çok memnun kaldım.

Oteli bulduktan sonra odama çıktım ve eşyalarımı yerleştirmeye başladım. Bir taraftan da yağmurdan birbirine girmiş saçlarımı ve makyajımı düzeltmeye çalıştım. Derken kapı çaldı. Sevda abla İstanbul'daki ilk dakikalarımda beni yalnız bırakmak istemediği için otelimin olduğu yere gelip beni karşılayacaktı. Bunu bilmeme rağmen beni lobide bekleyecek sandığım için kapımı çalanın o olduğu hiç aklıma gelmedi. Açar açmaz onu karşımda görünce çok sevindim. Yüz yüze hiç görüşmediğimiz halde sanki yıllardır tanışıyormuş gibi hemencecik sohbete başladık. Otelden çıkıp, Kadıköy'deki Mado'ya geçtik.


Önce dışarıda oturup, çay içtik. Süslü Günlüğüm'ü beklemeye başladık. O gelince de içeriye girip yemeklerimizi yedik. Sohbetimiz çok güzeldi ancak Sevda abla yine Kadıköy'de bir arkadaşıyla buluşacağı için bizden ayrıldı. Biz de Süslü Günlüğüm'le güne devam ettik :)


- Ben ve Dilara (Süslü Günlüğüm :) -

Dilara'yla da Pekbilmiş'in hediyeleşme etkinliğinde tanışmıştık ve o zamandan beri telefonla, internet yoluyla konuşuyorduk. Onun doğallığı beni de rahatlattı ve yine onunla da senelerdir tanışıyormuş gibi sohbet etmeye başladık. Önce Kadıköy civarında gezindik, kozmetik mağazalarına girdik ve son durağımız Özsüt'te tatlılarımızı yeyip ayrıldık. Bundan başka fotoğraf çekmeyi akıl edemediğimiz için kendimizi kutlamadan geçemiyorum. Ama sohbetimiz o kadar güzeldi ve vakit o kadar hızlı geçti ki, o ara aklımıza gelmemesi normal diye düşünmeden de edemiyorum :) 

Dilara'yla ayrıldıktan sonra Merve'yi karşıladım ve onunla da dışarıda biraz oturup hasret giderdikten sonra otelimize döndük ve ilk günümüz böylece bitmiş oldu :)

Ertesi sabah Sevda abla bizi otelimizden alacaktı ve birlikte kahvaltı yapacaktık. Tam hazırlanıp, odadan çıkacakken kapıya bakmamla üstünde anahtar olmadığını farketmem bir oldu. Merve'ye sordum, onun da haberi yoktu. Deli gibi anahtar aramaya başladık odanın içinde ama yok.. En sonunda Merve kapıyı açtı ki ne görelim. Anahtar kapının dışında. Bütün gece o şekilde uyumuşuz ama ikimiz de önceki gece defalarca kontrol ettiğimizden, kapının kilitli olduğundan eminiz. Bu nasıl oldu diye baya tedirgin olduk. Lobiye indiğimizde anlattık ve istersek kamera kayıtlarını izleyebileceğimiz söylendi. O gün acelemiz olduğu için izleyemedik ki ben zaten pek gönüllü değildim bu duruma çünkü önceki gece, otelde sigara içilmesi yasak olduğu için dışarı çıkmamız gerekiyordu. Çıkacağımız yer ufacık bir bahçe olduğu için nasılsa kimse görmez diyerek pijamalarımızın üstüne çizmemizi montumuzu fln giyinip çıkmıştık. Bu görüntüyle yüzleşmenin çok da hoş olmadığını tahmin edersiniz. Ama Merve tutturdu izleyelim diye. Daha uygun olan başka bir gün tüm itirazlarıma rağmen izledik kayıtları. Adamlar, odadan çıktığımızı gördükleri an kahkahayı patlattılar çok doğal olarak. Biz de güldük halimize ama yapacak bir şey yok. Sonuç olarak kamera kayıtlarından da ortaya çıktı ki, biz o anahtarı gece kapının dışında unutmuşuz :) 


Sevda abla Mekanist üyesi. Bir kampanyada Süt Yumurta Reçel isimli mekandan kahvaltı kazanmış. Mekan da Kadıköy'de olunca bizi otelden aldı ve hep birlikte kahvaltı etmeye gittik. Bugün Esra yani namı diğer Sui de aramızdaydı. Esra'yla daha önce internet üzerinden bile tanışmıyor olsak da, güler yüzüyle, neşesiyle hemencecik kaynaştık :)

Kahvaltıdan sonra kahvelerimizi içmek için Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne gittik. Çaylarımızı, kahvelerimizi içtik. Fallarımıza baktık. O kadar keyifliydi ki, yazıyla anlatmam mümkün değil. O yüzden resimler konuşsun istiyorum :)

 -Esra, Ben, Sevda Abla-

-Sevda Abla ve Merve'yle birlikte-




Fal bakıyoruz çok ciddiyiz :)) 

İşte böyle keyifli vakit geçirdikten sonra Esra işi olduğu için yanımızdan ayrılmak zorunda kaldı. Onu o kadar çok sevdik ki, tanıdığımız için hem Merve hem de ben çok mutluyuz. Hala Merve'yle bir araya geldiğimizde Esra'nın da kulaklarını bol bol çınlatıyoruz :)

Esra giderken bizim bir kaç kare fotoğrafımızı daha çekti :)


Sonrasında İstanbul'a gelip, Elca'ya uğramamak olmaz diye düşünüp doğruca Maslak Sun Plaza'ya doğru yol aldık :)


Köprüden geçerken, bu güzelliğin resmini çekmemek olmazdı :)

Elca'ya gittik ama şansımıza güzel şeyler yoktu fazla. Biz de bulduklarımızla yetinip, birazcık alışveriş yaptıktan sonra İstinye Park'a geçtik. Orada da Makyaj Blogum bekliyordu bizi :) Sevda abla sayesinde İstanbul gezim boyunca bir sürü blogger tanımış oldum :)

İstinye Park'ta biraz mağaza gezdikten sonra hep birlikte Starbucks'a oturup sohbet etmeye başladık. Makyajblogum'u zaten çok severek takip ediyordum ve yüz yüze de tanıdığım için çok mutlu oldum. Sohbetimiz yine çok keyifliydi :) Keşke fotoğraf çekinmeyi de akıl edebilseydk :)

Biz ordan oraya giderken, hava da kararmış ve midemiz açlık sinyalleri vermeye başlamıştı. Bu yüzden yine yollara düştük ve aklımızda çok farklı bir şey olmasına rağmen kendimizi Baltalimanı'ndaki Oba Restoran'da bulduk. Oranın bir nargile cafe olduğunu içeri girdikten sonra farkettik ama hem manzaranın hatrına hem de açlığa daha fazla dayanamayıp yemeğimizi orada yedik :)


-Soğuktan büzüşmüş biz :) -

Yemeğimizi yedikten sonra Sevda abla bizi tekrardan otelimize bıraktı ve bu keyifli gün de böylece sona ermiş oldu :)

Ertesi gün Merve'yle yalnızız. Bakırköy'e, Merve'nin hastanede çalışan bir arkadaşını ziyaret etmeye gidiyoruz. Giderken Kadıköy'de bir kaç fotoğraf çekmeyi ihmal etmedik tabi :)


İdo'yla Bakırköy'e geçtik. Merve'nin arkadaşıyla görüştük ve Bakırköy'de biraz gezindik. Ardından planımız Ortaköy'e geçip kumpir yemekti. Yalnız ikimiz de İstanbul'u bilmediğimiz için illaki birilerine nasıl gideceğimizi sormamız gerekiyordu. En çabuk ve kolay nasıl gidilir diye kime sorsak farklı bir şey söyledi. Kimi otobüs dedi, kimi metrobüs, kimi tramvay. Ne yapacağımızı düşünürken ikimiz de daha önce hiç tramvaya binmediğimiz için, bu yolu seçerek ciddi bir hata yapmış olduk. Bindikten sonra ne kadar yavaş olduğunu algılayıp, güldük halimize. Bir taraftan sıcak hava diğer yandan kalabalık bizi epey bunalttı. Ortaköy'e gitmekten vazgeçip, Eminönü'nde indik.


Eminönü'nün balık ekmekleri meşhur malum. Biz de karnımızı balık ekmekle doyurmaya karar verdik. O kadar kalabalıktı ki, masa bulmak mucizeydi. Orada masaları temizleyen abilerden biri, bizi bir masaya oturttu. Hızlı hızlı yedik yemeğimizi. Benim balığımın içinden kocaman bir kılçık çıktı. Yani kemik gibi falan böyle kocaman. Hatta atarken şanssızlığım çöpleri toplayan abi tarafından da yuh abla! diye bir tepkiyle tescillendi. Masamızda bir bardak duruyordu. Ben de bizden öncekilerden kalma diye düşünerek minik kılçıkları bu bardağa attım. O sırada Merve'den bir nida yükseldi; naptın adamın bardağına niye kılçık atıyorsun! diye.. Hangi adam, kim, kimin bardağı, atmadım kılçık falan diye panikle saçmalarken ben, bize masa bulan abi bardağı aldı, çayı içmeye başladı. O kadar anlık gelişti ki, uyarmaya fırsatımız bile olmadı. Dehşetle adamın çayı içişini izlerken bir taraftan da Merve'nin çabuk ye şunu da gidelim dediğini duydum. Adamcağız bizi masaya oturturken çayım burada dursa ayıp olur mu demiş Merve'ye. O da, dursun nolucak demiş. Ama ben bu konuşmayı duymadım. Adamcağıza çok ayıp oldu. Biz de kalan son lokmalarımızı ağzımıza atıp, resmen kaçtık oradan. Adamın boğazına kılçık takılır mı, bir şey olur mu adama diye bir taraftan da gözüm adamın üzerinde. Vicdan azabı çekiyorum öyle böyle değil.. En son bardağın içine baktığını, incelediğini gördüm. Hala yaşıyordu, sorun yok :)

Eminönü'nden sonraki durağımız ise Ortaköy'dü. Biraz mağazaları gezdik, ardından tezgahlara göz attık ve yorgunluk kahvesi içmek için bir cafeye oturduk.


Yüzümdeki hafif tedirgin ve belki birazcık utanmış gülümsemenin sebebi, bu fotoğraf çekilmeden hemen önce, Merve, direğe çarpmasın diye onu tutmak için kendimi öne atarak, yerde uyuyan köpeği görmeyip ona çarpmış olmam. Feci bir köpek fobim var. Ve zavallıcığa çarptığım anda uyanıp, havlayarak üstüme doğru gelmesiyle, çığlık çığlığa yeri göğü inletip, herkesi başıma toplamış olabilirim :( Daha sonra tezgahlarda oturan teyzelerin ''aaa bundan mı korktun, en sakin, en korkulmayacak köpek bu'' sözleri arasında kendimi bu cafeye zar zor attım :) Buradan kalktıktan sonra da Ortaköy'e kadar geldik bari waffle yeyip öyle gidelim dedik ve orada oyalanmamız sonucu kendimizi vapuru kaçırmamak için Beşiktaş semalarında vapura doğru deli gibi koşarken bulduk..


Ve 3. günümüz de böylece sona erdi :)

Geldik son güne..
Bugün birazcık hüzünlüyüz çünkü son günümüz :( Günlerdir koşturuyoruz, yorulduk diye düşünüp, rahat rahat kahvaltı yapmak için Kadıköy Balon Cafe'ye gittik. Kahvaltımız da manzaramız da muhteşemdi.



Kahvaltımızı yaptıktan sonra Sevda abla bizi yolcu etmek için yanımıza geldi. Şansımıza hava süperdi. Hep beraber bu güzel manzaraya karşı kahvelerimizi içtik :)


Uçak vaktine kadar biraz burada oturduk, biraz mağaza gezdik derken, hava alanına gidecek olan otobüslere binip, Sevda abla'ya el salladıktan sonra, İstanbul gezimiz de sona ermiş oldu :(

Her şey o kadar keyifli ve her gün o kadar dolu geçti ki, doyamadığımız çok güzel bir gezi oldu bu. Süslü Günlüğüm'ü, Makyaj Blogum'u, Sui'yi ve Sevda ablayı tanıdığımız için çok ama çok mutlu olduk. Hepsi o kadar tatlı, içten ve samimiydi ki, hepsini de ayrı ayrı çok sevdik:) Özellikle İstanbul'a ayak bastığımız andan, geri döneceğimiz ana kadar her an yanımızda olduğu için Sevda ablaya ne kadar teşekkür etsek yetmeyecek. . En kısa zamanda İstanbul'da tanıdığımız herkesi Ankara'ya da bekliyoruz, sohbetlerine hiç doyamadık ki :))

Sevgiler!

Saygıyla Ve Minnetle Anıyoruz..


Saygıyla ve minnetle anıyoruz..


12 Mart 2014 Çarşamba

Cenazemiz Var!



Berkin 15 yaşındaydı. Ekmek almaya giderken sokak ortasında vuruldu. 269 gün komada kaldı. 16 kiloya düştü. Neden öldürüldüğünü bile anlayamadan, canından oldu. Dilerim, katili -varsa eğer- kendi vicdanında boğulur. Bu günlerde bir annenin yüreği kadar yangın yeri bu ülke.. 
#BerkinElvanÖlümsüzdür